Yeni Zelanda’da Eğitim Sistemi – 1 Kişisel Deneyimimiz


Türkiye’de eğitim sisteminin içinden gelmiş biri olarak maalesef son yıllardaki kimsenin inkar edemeyeceği bozulma yeni bir ülkeye göç etme konusunda bizi en motive eden faktördü. Uzun uzun yazmaya gerek yok herkesin bildiği konular, ama Türkiye’de çocuğumun alacağı eğitim beni endişelendiriyordu. Peki Yeni Zelanda eğitim sistemi nasıl? Daha mı iyi? Ne yalan söyleyeyim elbette daha iyi. Henüz 2015 PISA sonuçları açıklanmadı aralık ayında açıklanacak ama 2012 sonuçlarına göre PISA matematik, Fen ve Okuma becerilerinde Yeni Zelanda 22, 18 Ve 13üncü sıralarda iken Türkiye 44, 43 ve 41inci sıralarda. (İçses: respectively yazasım geldi ya şu cümlenin sonuna fazla IELTS Task 1 yazıyorum galiba) (İçses2: Şimdi sürekli Türkiye’yi yeriyorsun diye eleştiriler gelmişti yine gelebilir, ama bu veriler ben ne yapayım :) )


Buraya ilk geldiğimizde Işık daha iki yaşındaydı, ama Türkiye’de anaokuluna başlamıştı. Başımdan geçen bir iki tatsız bakıcı deneyiminden sonra yeni bakıcı aramak yerine iyi bir anaokulu aramıştım. Sonuçta çocuk evde tek başına ülkesini özleyen mutsuz bir yetişkin ile tüm günü geçirmesindense, eğitimi ve uzmanlığı çocuk bakımı olan kişilerin yanında kendi yaşıtları diğer çocuklar ile daha iyi gelişeceğine ikna olmuştum ve Işık daha 20 aylıkken yaşadığımız yere çok yakın bir butik anaokuluna başlamıştı. Yeni Zelanda’ya ilk geldiğimizde 25 aylıktı ve biz burada üç ay kalacaktık. Sürekli bizimle yani yetişkinlerle olmasın başka çocuklarla da iletişime girsin diye kaldığımız bölgedeki anaokuluna misafir öğrenci olarak yazdırmıştık. Daha çok küçük ve dil bilmediği için benim de orada olmam gerektiğini söylemişlerdi, hem gözlemlemek hem de Işık’ın yanında olmak için seve seve kabul etmiştim. Yaz tatili başlayana kadar birkaç hafta birkaç gün gittik o minik anaokuluna.


Kaldığımız yer Pauanui zaten küçük bir yerdi, anaokulu ise toplam 20 öğrencilik, odaları olmayan farklı oyun köşeleri olan bir prefabrik binanın içerisindeydi. Bahçe kocamandı, çeşit çeşit oyuncaklar vardı. Belli bir programı yoktu. Çocuklar geliyor ve istedikleri köşede istedikleri oyuncaklarla serbestçe oynuyorlardı. Ben dahil üç öğretmen vardı. (Beni de kullandılar zira boş boş oturma şu çocuklarla hamur oyna resim yap, gerçi gönüllü yaptım hepsini ama işlerine geldi onların da) Kimi çocuk kostüm giyiyor, kimi bahçede su havuzu ile oynuyor, kimi hamur ya da boyama yapmak istiyor, dedim ya odalar yok, ama farklı farklı köşeler vardı. Her köşede bir grup çocuk oluyordu sıkılan başka oyuna istediği gibi geçebiliyordu. Ortam ise herhangi bir klasik Türk annesinin içinin rahat edemeyeceği kadar dağınık ve çok da bal dök yala temiz değildi. Çocuklar yalın ayak bahçede toprakta oynuyor sonra içeri girip kanepelere yastıklara basabiliyorlardı mesela. Ya da üstlerini ıslattılarsa öğretmenler üstlerini değiştirmiyordu, hepsi kendi kendine ister değiştiriyor ister ıslak kalıyordu. Ben Bodrum’da katıldığım yabancıların çoğunlukta olduğu anne-çocuk oyun grubundan alışıktım görüntülere ve bu derece serbestliğe ama bizim anaokullarından çok farklıydı ortam. Öğlen yemeği gelince tüm çocuklar getirdikleri yemek çantalarını alıyor, masaya oturuyor ve yemeklerini yiyorlardı. Tabi Işık çok ufak olduğu için ben yediriyordum ona, ama Işık’tan ufak çocuklar döke saça kendileri yiyordu. Birkaç hafta birkaç gün misafir olduktan sonra bu anaokuluna yaz tatili oldu ve okul maceramız sonlanmıştı.


Sonra Türkiye’ye döndük, yavrum bizim düzensizliğimizden, yok iş kur, yok şehre taşın, yok Kilyos’a geri dön maceralarımızdan sürekli okul değiştirse de vaktinin çoğunu yine butik bir okul olan Bonbonkids’de geçirip sonra anasınıfı için Nobel okullarına başlamıştı. Bir dönem anasınıfı okuduktan sonra sene ortası Yeni Zelanda’ya taşındık ve buradaki maceramız tekrar, bu sefer ilk okul olarak başladı.


Gelmeden önce çok araştırdım, tutacağımız ev okulu belirlediğinden ben onaylamadan ev tutmasın diye eşimin başının etini yedim. Neyse ki istediğim okullara yakın bir ev tuttu ve biz daha Türkiye’deyken üç okul ile iletişime geçtim. Serkan gitti gezdi ve ikisi ile form doldurup randevu aldı. Biz Mart ortası buraya geldik ama güney yarım küre eğitim öğretim yılı Şubatta başlıyor, kaybedecek vaktimiz hiç yoktu. Uçaktan indik, jetlag geçer geçmez üçüncü gün okullar ile görüşmeye ve gezmeye gittik. Bir tanesi evimize daha yakındı, ama diğeri benim araştırmalarımda en çok istediğim okuldu. Sosyal imkanları, tesisleri çok iyiydi ve havuzu vardı. Ayrıca çok daha güzel ilgilendiler ilk gün gezmemizde. Işık’ında fikrini aldım tabi, ikisine de gidince hangisini beğendin dedim ve o bir su kuşu olarak havuzlu okul dedi ve kaydını hemen yaptırdık. Ertesi pazartesi okula başladı.


İngilizcesinden endişe ediyordum, nasıl derdini anlatacaktı, ama hiç korktuğum gibi olmadı, bir dönem Bonbonda yabancı öğretmen ile eğitim görmüştü, Nobelde ise zaten sınıflarında yabancı öğretmen vardı. Algılaması üretmesinden çok daha iyi olmalı ki ilk haftalardan hemen alıştı okula. Şu an benden iyi konuşuyor desem yeridir. (Dil öğrenme edinme gözlemlerim ayrı yazı konusu olur çok dallandırmıyorum burada)


Ama hiç sorun yaşamadık değil. En en büyük problemim öğlen yemekleri. Biz Türkiye’de alışmışız okulda öğlen yemeği çıkmasına. Burada yok öyle bir şey. Evden getiriyor herkes. Ne koyacağım yemek çantasına her gün deli oluyorum. Çocuk dediğin sebze yemeli sulu yemek yemeli dimi? Yok hep kuru hep kuru, buradaki çocuklar sandviç tarzı şeyler götürüyorlar tabi, ama Işık alışık değil yemiyor onları. Dırın dırın dırın, Yeni Zelanda ile ilgili beğenmediğim şeyler de varmış yaa, Türkiye’yi buram buram aradığım konu yemek. Çok sağlıksız besleniyorlar. Hazır satılan poğaça ya da börek benzeri pie’lar aşırı yağlı, ya da donut tarzı aşırı şekerli. Sulu şey de koyamazsın yemek çantasına. İlk aylar neler denemedim ki, kekler, börekler, poğaçalar, kendimi mutfağa verdim, kilo da aldım tabi deneme yaparken tadına bakmaktan. Şimdi biraz Işık alıştı, biraz ben alıştım yemek kutuları rayına oturdu diyebilirim. Ama hala daha tam mutlu değilim şu öyle yemeği kutusu konusunda.


İkinci problemimiz öz bakım becerileri oldu. Anaokulu deneyimini anlatmıştım, ufacık çocuklar kendileri yiyorlar, kendileri üstlerini değiştiriyorlardı. Bizim geleneksel Türkiye kültürümüze ters şeyler bunlar. Hem yetiştirme tarzımız hem de okullarda çocuklar prens ve prenses gibi el üstünde tutulduğundan bu becerileri yaşıtlarına göre daha geriydi oğlumun. Havuzlu okul diye tutturdu, kendi mayosunu giymek, kurulanmak üstünü değiştirmek zorunda olduğu için havuz günleri havuza girmedi mesela ilk dönem. Şimdi dördüncü dönem tekrar yüzme var artık daha iyi, kendi yapıyor pek çok işini umarım bu sefer girecek okuldaki havuz derslerine de. Hala daha yemek kutusunu tam bitirmeden geliyor. Kendi başına hızlı yemek yemiyor. Hemen parka gitmek istiyor yemek saatinde yarım bırakıyor. Kimse de arkasından yesene evladım diye koşmuyor çünkü. Zamanla alışıyor ama. Umut ediyorum o da düzelecek zamanla.


Okumayı şaşırtıcı bir şekilde hızlı söktü. Yeni bir dil olmasına, okula geç başlamasına (sınıf arkadaşlarına nazaran) rağmen okumaya başladı. Sayılarla zaten arası iyiydi. Burada 5 yaşında birinci sınıf oluyorlar, ama Işık geç başladığı için 0 mı olacak 1 mi olacak belli değildi, ama ikinci dönem sonu öğretmeninin dediği 1 olmuş ve bu sene sonunda 2 olacak.


Okul saatleri 8:50 - 15:00 arası. Ama çalışan anneler için okul öncesi ve okul sonrası etüt gibi bir program var. Ayrı ücretli tabi. sabah 7:30da bırakabiliyor, 6da alabiliyoruz. Senede dört dönem var, 10 hafta okul 2 hafta tatil diye sıralanıyor. Tatillerde yine ücretli programlar oluyor gidebileceği. Işık okuldan daha çok seviyor o programları, sürekli oyun oynuyorlar diye tabi ki.


Eğitim sistemini detaylı bir şekilde diğer yazıda anlatacağım, bu yazı şimdiden çok uzun oldu.



© 2016 by Seyhu. Proudly created with Wix.com

  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon
  • Black Pinterest Icon
  • Black Instagram Icon
This site was designed with the
.com
website builder. Create your website today.
Start Now